İRAN VE KOMPLO TEORİLERİ

Her toplumun bilinçaltında az çok bir yabancı düşmanlığı mevcuttur. Xenophobia, ister örtük, ister belirgin bir biçimde olsun, gizil olarak gün yüzüne çıkmayı bekler. Bir yandan da toplumda milliyetçiliği diri tutmak için benzersiz olanaklar sağlar iktidara. Öyle ya, ‘düşman kapıda’ sendromu, kitleleri muhalefetten, eleştirel bakıştan uzaklaştırmaktan başka neye yarar?

İran’daki genel seçimlerin ardından yapılan sokak gösterileri, ülkenin merkezi gücünü kontrol eden ‘velayet-i fakih’ otokrasinin gözünde ‘yabancı güçlerin kışkırtmaları’ olarak, deyim yerindeyse, gayri-meşru ilan edilmek isteniyor. Gerek Ahmedinejad, gerekse dini lider konumundaki Hamaney, böyle bir propagandaya sarılmış durumdalar.

Devrimci ve dinamik bir yapı olarak başa gelen mollalar, kısa zamanda, 30 yıl gibi bir sürede, pörsümüş hale geldiler. Aslında birçok devrimci hareketin kaderi olan, çaptan düşme, zamanın ruhunu es geçme hastalığına onlar da kapıldılar. Anthony Quin ve Marlon Brando’nun başrollerinde olduğu Via Zapata filmini hatırlayın.

İran toplumunun tarihinde Xenophobia semptomunu oluşturan örnekler var mı diye, araştırınca, tıpkı Osmanlı’nın yaşadığı serüvene benzer olaylar buluyoruz. Ervand Abrahamian’ın Türkçe’ye yeni çevrilen Modern İran Tarihi’nden uzunca bir alnıtı yapalım:

Batı nüfuzu yüzyılın (19. Yüzyıl) ilk yıllarında başladı. Önce Rus, arkasından da Britanya ordusu karşısında yaşanan askeri yenilgilerle birlikte kendini gösterdi. Modern silahlarla donatılmış Ruslar, Orta Asya ve Kafkasları silip süpürerek kısa süren iki savaşta Kaçarları yenip onları küçük düşürücü Gülistan (1813) ve Türkmençay (1828) anlaşmalarını imzaya zorladılar. Benzer şekilde, 18 yüzyıldan beri Basra Körfezi’nde varlık gösteren Britanyalılar, Herat’tan vazgeçmeleri konusunda Kaçarlara baskı yapmaya başladılar ve onlara en az öncekiler kadar aşağılayıcı Paris Antlaşması’nı (1857) dayattılar. İranlıların gözünde bu iki devlet artık onların ‘kuzey’ ve ‘güney’ komşularıydı. Antlaşmaların çok önemli sonuçları oldu. Günümüze dek hemen hemen hiç bozulmadan devam eden sınırları belirlediler. Ülkeyi bir tampon bölge, bazen de iki devlet arasında oynana ‘Büyük Oyun’un karşılaşma alanına çevirdiler. Bu iki devletin temsilcileri İran politikasında kilit roller üstlenmişlerdi, o kadar ki yalnızca bakanların seçilmesine ve değiştirilmesine değil, yüzyıl boyunca monarşinin dengelenmesine ve vesayet sırasının belirlenmesine de el atmışlardı. Bu durum İran’ın  iplerinin yabancı ellerde olduğu, olayların akışının  yabancı tezgahlarda belirlendiği ve her ulusal bunalımın arkasında yabancı güçlerin yer aldığı anlayışını getirdi ki, izleyen yüzyılda bu görüş daha da öne çıkacaktı. Pek çok kişinin dikkat çektiği üzere, İran’ı şekillendiren ‘paranoyak siyaset tarzının’ kökleri 19. Yüzyıla uzanıyordu.”

Şu bir gerçek ki,  Xenophobia (Babylon sözlüğünde, ‘fear of strangers ‘ biçiminde, yani yabancılardan duyulan korku’ olarak anlamlandırılmıştır) üzerinden kurulan milliyetçilik, Murat Belge’nin de altını çizdiği gibi ‘patolojik bir mahiyet’ arz eder. Ülkedeki meşru değişim taleplerini bile geçersiz kılmaya yönelik büyük bir engel haline gelir. İran’da olan biten bundan ibarettir.

 

Yorum (0)

İDARE-İ MASLAHATÇILIK

                                                                       Vecdi DEMİR·

Bir politika yöntemi olarak ‘idare-i maslahatçılık’ı en basit deyimle, geçiştirmecilik olarak tanımlayabiliriz. Söz konusu politik yöntem, sorunlar karşısında standart olmayan, özellikle günü kurtarma ve yarını ırgalamama şeklinde yürür.  Bir  sistem değildir. Zira her sistemin belirgin özellikleri vardır. Hangi durumda nasıl sonuçlar üreteceği bellidir. Oysa, idare-i maslahatçılık sürprizlerle yol alır.

Şimdi bir karakter tahlili yapalım: Bir idare-i maslahatçının tipik özellikleri nelerdir? Hangi kişilik özelliklerine sahiptir?

Bire kere, haddinden fazla iyimserdir. En azılı katillerin bile ‘ıslah’ olacağına inanıp onları masum toplumun arasına salmaktan imtina etmez. Oysa kendisi ‘ıslah olmaz’ bir kördür. Zira sonradan, toplu suçlara, toplu cinayetlere doğrudan sebebiyet vermiş olur.

İkincisi, ilkesizdir ve ‘benden sonra tufan olsun’ felsefesini (belki de felsefesizlik) benimsemiştir. Her devrin adamı olup rahatlıkla iktidar yalakası sıfatını edinir. Herkesi idare etmeye çalışır. Yumuşak başlı olup ‘saf’ tutmaz. ‘Yarın’ diye bir zaman algısına sahip değildir. Her edim ve olgunun ‘an’da teşekkül ettiğine inanır. Gelecek için öngörüleri yoktur. Gelecek için deyim yerindeyse, herhangi bir tohum ekmez.

Onun için her insan birdir. İyilik ve kötülük ‘göreceli’ gerçeklerdir. Nesnel bir durum asla yoktur. En katı doğruları bile yozlaştırmaktan ve kafaları bulandırmaktan geri durmaz.

İnsan ilişkileri menfaat üzerine dayanır. Gördüğü herkesi, acaba nasıl yararlanabilirim, nasıl çarkıma dahil edebilirim, nasıl sömürebilirim diye düşünmekten kendini alamaz. Zira düşünce biçimi böyle meydana gelmiştir.

İdarei- maslahatçı tipler ‘çöküş’ dönemlerinin aranan insan tipidir. O yüzden Osmanlı’nın son demlerinin politikası için ‘iadere-i maslahat’ devri adlandırması yapılmıştır. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilmeyen, önüne gelen herkesi kucaklayan, mevcut mülkü, kural tanımadan düvel-i muazzamanın her çeşidine peşkeş etmekten çekinmeyen bir politikacı tipi…

Türk Yönetimi ve İdare-i Maslahatçılık Siyeseti[1] adlı makalesinde Lynton K. Caldwell,  geleneksel bürokrasimizdeki yapısal özellikleri analatırken şu satırları karalar:

‘Alışılagelen büro usulleriyle verimli bir işletmenin gerekleri arasındaki ayrılıklar, kamu kuruluşlarını gezen hiç kimsenin gözünden kaçmaz. Sayısız gereksiz çalışan vardır : kapı açanlar, çay yapanlar, haberciler... Baş yöneticinin bir yere girişine bakınca,onun statüsü ve otoritesi ortaya çıkar. Devlet tekellerindeki yönetimi anlatan W. O. Wegenstein ve G. W. Käser'in gözlemlerine gö-re, “... orta kademelerde yapıcı bir iş çıkarmak için hiç ilgi ve sorumluluk yoktur. Bir müdür yardımcısı büroya girince çalışanlar genellikle okudukları kitapları ya da gazetelerini bırakmazlar. İlk kademe amirlerinin, bölümlerindeki çalışma disipliniyle ilgilenmedikleri anlaşılmaktadır, bir bakıma haklıdırlar bunda çünkü... gerekli otoriteleri yoktur”’

Öte yandan, büro şefleri de genellikle lakaytlıklarıyla temayüz ederler. Hizmetli ve çaycılarla ahbaplık ederler. Onlarla kahvehanelerde okey ve tavla oynarlar ev hatta samimi şakalarda bile bulunurlar.

İader-i Maslahatçılık tarihinde Nazi Dönemi İngiliz başbakanlarından Neville Chamberlain bulunmaz bir örnektir. Hitleri bile sevmiş ve onun küçük ölçekli devletleri işgal etmesine ses çıkarmamış (hatta teşvik etmiştir. Örnek: Çek’leri İşgali). İngiliz tarihçeri tarafından şiddetle eleştirilen Chamberlain Hitlerin her dediğine evet demiştir. Ve koskoca İngiltere’yi Almanların yayılmacı siyasetine oyuncak etmiştir. Peki koltuğunu korumuş mudur?

Ne gezer! Kıssadan Hisse.



· Araştırmacı-Yazar

[1] Toward the Comparative Study of Public Administration (edited byWilliam J. Siffin, Indiana University, 1957) Çev: Oğuz Onaran

 

Yorum (0)